9 Ağustos 2025 Cumartesi

AĞLASAM KALP RAZI DEĞİL...

Son günlerde öylesine durduk yere de değil. Ne zaman bir şey seyretsem ve başka bir ruhun duygusuna dokunduğumu hissetsem ağlamaya başlıyorum.
Kimi zaman bir kedere, bazı zaman bir sevince denk geliyorum ağlıyorum.
İçimden çağlarcasına ve durdurmak istemediğim bir his ile. Yaş aldığım için midir?
Yoksa kendimin farkına varmaya başladığım için mi?
Adına hayat dediğimiz madde oyununun içerisinde bir farkındalığa doğru yol alıyorum.
Ağlamak fiziksel bir eylem gibi gözüküyor değil mi? Bence değil. Ağlamak ruhsal bir eylem fiziksel sonucu gözyaşı ve göğüs kafesimizin içinde bir fırtına.

Bilmiyorum belki de o söz şöyleydi ; 

Söylesem tesiri yok
Sussam gönül razı değil
Hissetmesem manası yok
Ağlamasam kalp razı değil...

27 Temmuz 2025 Pazar

Türk milli kimliği : Birlikte yürünen yol.

Türk milli kimliği, sanki asırlık bir çınar ağacı gibi; kökleri derin, dalları gökyüzüne uzanan, her dalında başka bir hikâye, her yaprağında başka bir anı barındıran bir canlı. Bu kimlik, binlerce yıllık bir yolculuğun, nice zaferlerin, yenilgilerin, sevinçlerin ve hüzünlerin toplamı. Peki, nedir bu Türk milli kimliğini bu kadar özel kılan? Bence, bu kimlik bir mozaik; her bir parçası farklı, ama bir araya geldiğinde muazzam bir bütün.Öncelikle, Türk kimliği denince aklıma ilk gelen şey, tarih boyunca bir araya gelme gücü. Göçebelikten imparatorluklara, oradan modern bir cumhuriyete uzanan bu yolda, Türkler hep bir şekilde bir arada kalmayı başarmış. Orta Asya’nın bozkırlarında at koşturan atalarımız, Anadolu’nun bereketli topraklarında kök salarken, farklı kültürlerle, dinlerle, dillerle tanışmış. Ama bu tanışma, bir erime potası değil, daha çok bir baharat kavanozu gibi olmuş. Her kültür, her gelenek, kendi tadını korurken, bir araya gelince ortaya eşsiz bir lezzet çıkmış. Mesela, bir Ramazan akşamında iftar sofrasında hem börek hem keşkek hem de baklava bulabiliyorsun. Bu çeşitlilik, bu zenginlik, Türk kimliğinin özünde var.Bir de misafirperverlik meselesi var ki, bence bu Türk kimliğinin en sıcak yönlerinden biri. Kapıyı çalan bir yabancıya “Gel, bir çay iç” demek, sadece bir kibarlık değil, adeta bir hayat tarzı. Komşunun tenceresi kaynarken, diğerinin aç kalmasına gönlü razı olmaz Türk’ün. Bu, belki de asırlardır farklı milletlerle yan yana yaşamanın getirdiği bir alışkanlık. Selçuklu’da, Osmanlı’da, hatta bugün bile, “farklı” olanı kucaklama, ona yer açma, Türk kimliğinin yapı taşlarından.Tabii, bu kimlik sadece güzel yemekler, sıcak sohbetler değil. Bir de mücadele var. Çanakkale’de, Kurtuluş Savaşı’nda, 15 Temmuz’da, Türk milleti bir olup “Biz buradayız” demiş. Bu mücadele ruhu, sadece savaş meydanlarında değil, günlük hayatta da kendini gösteriyor. Bir esnafın sabah dükkânını açarkenki umudu, bir öğrencinin gece yarılarına kadar ders çalışması, bir annenin ailesi için didinmesi… Hepsi bu kimliğin bir parçası. Türk olmak, biraz da pes etmemek, her şeye rağmen yola devam etmek demek.Ama samimi olalım, bu kimlik bazen çelişkilerle de dolu. Modernleşmeyle gelenek arasında sıkışıp kalabiliyoruz. Bir yanda teknolojiyle, dünyayla entegre olma çabası, diğer yanda “Biz bize yeteriz” hissi. Kimi zaman bu dengeyi kurmak zor oluyor. Gençler bir taraftan global kültüre kapılıp giderken, diğer taraftan dedelerinin türkülerini mırıldanıyor. Bu çelişkiler, bazen gülümsetiyor, bazen düşündürüyor, ama neticede bizi biz yapıyor.Bir de dil meselesi var. Türkçe, bu kimliğin kalbi sanki. “Gözümün nuru” derken, “Canım ciğerim” derken, kelimelerimizin içine sığdırdığımız o duygusallık, başka hangi dilde var bilmiyorum. Türkçe, sadece bir iletişim aracı değil, aynı zamanda bir kültür taşıyıcısı. Âşık Veysel’in sazında, Yunus Emre’nin dizelerinde, Nasrettin Hoca’nın fıkralarında hep o ruh var.Sonuç olarak, Türk milli kimliği, bir tarif gibi değil; içine ne koyarsan koy, tadı güzel çıkan bir yemek gibi. Tarih, kültür, inanç, mücadele, sevgi, hüzün… Hepsi bir arada. Belki de en güzeli, bu kimliğin hâlâ yazılıyor olması. Her birimiz, her an, bu kimliğe bir şeyler katıyoruz. Birlikte güldüğümüzde, birlikte ağladığımızda, birlikte hayal kurduğumuzda, bu kimlik biraz daha zenginleşiyor. Türk olmak, sadece bir etiket değil; bir hikâye, bir yolculuk, bir aile. Ve bu ailede hepimize yer var.

Kalu Bela ve Matriks

Korkma! Senin ve bizim hikayemizi anlatacağım sadece.
Hayat bizi zorluklarla sınar, mutlulukla ödüllendirir. Zaman ve sabır kardeştir. Cafcaflı sözler, kenar süslü vaatler fısıldanır. Yürek o kadar saf ve masumdur ki hep kanar. İnsan nefsinin aşığıdır ya her olanı kendi marifeti zanneder. Marifet insan olmakta mıdır? Kimbilir!
Bize bahşedilen bu suretin içindeki emanetçi gün gelir can emanetini teslim etmeye geldiğinde büyük bir korku ve endişeye kapılır. Ona gösterilen hayat aslında bir gölge oyunudur. Şaşkınlık ve hayal kırıklığı bilmemekten değil, bilip te kabullenemektendir. Bizim en büyük yalanımız sonsuza kadar varolacağımıza inanmamızdır.
Ceza adlı sanatçının bir şarkısında ne diyor? Yükselen ben değilim asansör. Nefsimiz ne diyor? Asansörü de yapan ben değilmiyim. Hayır değil. Sana irade ve akıl yetenekleri veren asansörü yaratan ve seni yükselten.
Secde suresi 9. ayet ;" Yarattığı her şeyi güzel yaratan, insanı başlangıçta çamurdan yaratan, sonra onun soyunu, bayağı bir suyun özünden yapan, sonra onu şekillendirip ruhundan ona üfleyen Allah'tır.
İsra Suresi 37. ayet ; "Yeryüzünde kibir ve azametle yürüme! Çünkü sen asla yeri yaramazsın ve boyca da dağlara erişemezsin."
Sana Kalu Bela yı anlatmak için, seni ve bizi anlatmak için kısa bir giriş olarak kabul et bunu lütfen.

Başlangıç.

Külli iradeyi inkar eden cüzi iradenin kölesi olur. Kün fe yekün. " Ol der oluverir" Allah ın her türlü şeyden münezzeh iradesi külli iradedir. Ruhların toplandığı alanda kalu bela da. Rabbimiz kullarına "Elestü bi rabbiküm" diye hitap ettiğinde tüm ruhlar Belâ demek mi?
"Rabbin Âdemoğulları’ndan -onların sırtlarından- zürriyetlerini alıp bunları kendileri hakkındaki şu sözleşmeye şahit tutmuştu: Ben sizin rabbiniz değil miyim? “Elbette öyle! Tanıklık ederiz” dediler. Böyle yaptık ki kıyamet gününde, “Bizim bundan haberimiz yoktu” demeyesiniz" (A'raf 172-173) 

Biz tanıklık ederiz dedik. Fakat bu tanıklığımız ispata tabidir. Yaşam işte bu ispatın imtihan sahasıdır. Fakat bizim maddesel anlamda gerçeklik diye kavradığımızın ötesinde bir "gerçek" var. Zaman ve mekandan münezzeh Allah biz kullarını mükemmel ve kusursuz bir simülasyonda imtihana tabi tutuyor olabilir mi?
Biz bir söz verdik! 
Matrix filmi konuyu şeytani bir çerçevede ele alsa bile bilmeden aslında büyük resmi bize gösteriyor.
Filmin başında insanların çeşitli kablolarla bir sıvı içinde olduğu sahneyi hatırlayın. 
Şimdi tam tersine çevirin. Ruhlar aleminde Allah ın yaratması ile kusursuz bir simülasyona bağlı ruhların dünya dediğimiz gerçeklikte yaşadığını düşünün. İmtihan dünyası ! 
Günümüz dünyasının tartıştığı sümülasyon teorimi, quantum evreni ve herşeyin enerji ve titreşimden oluştuğu fikri.

Ankebut suresi 57. Ayet ;" 
Her nefs ölümü tadıcıdır. Sonra Biz'e döndürüleceksiniz."

Her nefs ölümü tadacaktır. Şu yemeğin tadına bakar mısın? , Biber acı mı bi tadar mısın.
Öyleyse mevcut durumunuzda bir değişim olmadan ölümü tadacağız. Bu bile başlı başına olağanüstü bir ifade.

Kısaca biz zaman kavramanın olmadığı bir alemde derin bir uykudayız. Bir gün uyandırılacağız( Sonra Biz'e döndürüleceksiniz) ve bu dönüşümüz veya uyanışımız ölümü tadarak olacak.

Konu çok derin ve karmaşık. Ben kısa bir özet geçtim sadece. 

Daha derinlemesine henüz hazırlık aşamasında olan kitabımda değineceğim inşaAllah.

Allah a emanet olun.

Emanetçisinden kiralık Vatan

 Yüz yıl öncesinde, günümüz insanlarının tahammül ve tahayyül edemeyeceği ağır koşullarda bir özgürlük mücadelesi.

Kırk bin defa okusan da , hatmetsen de asla duygusunu hissedemeyeceğin vatan uğruna kendinden vazgeçişin macerası.

Kimine masal, kimine hikaye. 

Kimisine kapanmayacak derin bir yara...

Şimdiki zamana bakınca hoyratça ve sanki bir akıl marifetiymiş gibi hayatını bir davaya adamışların kazanımları kiralık !

Evet pek muhterem okuyan. Doğru okudunuz.

Zira satılacaklar çoktan savuldu.

Biz emanetçilerin gafletiyle ve marifetiyle ve delaletiyle.

Kiralık ; Vatandaşlık, İşletme hakkı kılıfya ordu tedarikçileri, ordu kurumları.

Kiralık ; Öz be öz evlatlarına layık göremedikleri villalar, oteller, denizler, koylar

Kiralık ; Şeref,haysiyet, bağımsızlık.

Ama aslında emanet güzel kardeşim

Bu can gibi bu cânı halk eden Yaradana...

Emanete hıyanet kıyametin anahtarlarından bir tanesi.

Ahkam üstüne ahkam doğrayan zat- müstemlekeler,

İslam üzerine materyalizm sosu döken zart zortlar.

Emanet aslan parçaları hepsi emanet...

3 Nisan 2025 Perşembe

DECCAL İN ÇAĞI

Klasik kaynaklarda deccâl, “ahir zamanda ortaya çıkıp göstereceği harikulade olaylar sayesinde bazı insanları dalâlete sürükleyeceğine inanılan kişi” şeklinde tanımlanmıştır. (Sarıtoprak, İslam ve Diğer Dinlere Göre Deccâl, s. 20.) Meşhur bir nehrin adı olan dicle kelimesi de Deccâl ile aynı kökten gelmektedir.
Günümüzde ortaya çıkan fitnelere bakarak deccal çağının başladığını görmek gerek artık.
Sudan sebeplerle veyahut sebepsiz yere insanın insana yaptığı zulüm ancak büyük bir fitnecinin mamulu olmalı.
Hadislerin sahihliği konusunda emin olmamakla beraber çizilen resmi mitolojik bir varlığı andıran deccalin zannımca bir fikir, bir nesne veya bir devlet olma ihtimali daha ağır basmaktadır.
Bir delilik ikliminin her bir yanımızı kuşattığını sadece ben değil hepimiz hissediyoruz.
Gözünden ateşler fışkıran, kılıcı ile insanları bölen, fısıltıları ile imanımızı zayıflatan bir durum ve bir oluş var aslında.
Resmedilen deccali beklerken aslında tam da vazifesini yerine getiren bir deccaliyet durumu.
Dimağımızı zehirleyen her türlü fikre veya materyale deccal nazarı ile bakmalı ve Muhammedi bir duruş içinde olmalıyız.
Ali İmran 103.ayetinin işaret ettiği yerde durmalıyız.
"Hepiniz birden Allah'ın ipine yani Allah'ın kitabına sımsıkı sarılın, sakın ayrılıp bölünerek kitap bir yerde siz bir yerde olmayın. Allah'ın size verdiği nimetlerini hatırlayın. Siz birbirinize düşman iken, kalplerinizi nasıl uzlaştırdı da O'nun bu nimeti sayesinde kardeşler oldunuz."
Rabbim hepimizi vesvese veren şeytanın şerrinden ve kalplerimizdeki iman mührüne musallat olan deccalin fitnesinden muhafaza eylesin inşaAllah.

Allah a emanet olun.
Rabbimin esenliği üzerinize olsun.

Nâ devlet ....

Şimdi size çok çok uzaklardaki, belki de bizim zaman dilimimizde bile olmayan bir ülkeyi anlatacağım.
Bu ülke verimli toprakları ve mutlu insanları ile tanınırdı. Dil,din,ırk,düşünce,cinsiyet ayrımı nedir bilmezlerdi. Lâkin tek dertleri vardı ; Yönetenler. Sanki yıllardır devleti yönetme ve milletin refahını sağlama görevi verdikleri,kendi bağırlarından yetiştirdikleri evlatları amansız bir hastalığın pençesindeydi. Para ve güce tâmah. Çaresizlerdi çünkü cehalet sâf dimağlarını kemiren bir virüs gibi hızla yayılmaya başlamıştı. Paraya ve güce tapmaya başlayan devlet adamlarının gözü dönmüş, halkı kemirmeye başlayan cehaleti kendi menfaatlerine araç olarak kullanmaya başlamışlardı.
İlginç bir şekilde millet pür ü pâk olarak gördüklerini seçiyor meclise gönderiyor fakat o meclis dedikleri lanetli mekan nasıl bir yerse gönderdikleri evlatları değişiyor adeta şeytanlaşıyorlardı.
Hile, hurda, yalan ve talan bu güzide ülke insanları üzerinde terbiye edici bir hak olarak görülüyordu devlet adamları tarafından. Devlet kutsiyetinin bu kadar kirletileceği, bu denli şahsi menfaat teminine araç kılınacağı hiç kimsenin aklına gelmemişti.
İblisin Ademi reddiyesinin hemen akabinde insanları Allah ı anmaktan alıkoymakla ilgili iddiasının yeryüzündeki temsilcileri bin yıllık devlet geleneğinin altını oyuyorlardı.
Mağdurdular, masumdular, devleti yönetmenin ağır yükü altında ezildiklerini alem-i cihana hiç utanmadan haykırıyorlardı.
Ellerinde devletin gücü ve haşmetiyle iblisin her türlü hilesini milletin hizmetkarlığı maskesiyle bizzat millete karşı kullanmaktaydılar.
Millet ise bu taaruz karşısında şaşkın ve bitâp düşmüştü. Çünkü devleti eline geçiren iblisin çocukları paralı bir orduya sahipti. Yok. Askeri olarak değil. Bu orduya halk içindeki muhalifler fısıldayanlar diyordu.Ücret ve makam için bu köpekler halkın kulağına medya veya farklı sosyal kanallardan sürekli şöyle fısıldamaktaydı ; " Bu vatanperverler sizin geleceğiniz için yedi düvelle çarpışırken ve hatta düşman dış ülkeler durmaksızın kültürümüzü, dinimizi, sosyal hayatımızı zehirlerken sizin laf söylediğiniz siyasiler kefenleri cebinde çarpışıyorlar. Nankörlük etmeyin!"
Bir de en sık fısıldadıkları ikinci cümle ;" Bunlardan daha iyisi mi var Allah aşkına. Bari bunların astarını biliyorsunuz." İşte bu en çok söyledikleri aldatma cümlesi zannımca.
Halk kimi zaman bıkkınlıktan, kimi zaman çaresizlikten veya ülkenin düşman tarafından her an işgal edileceği korkutmasıyla gidiyor yine bu iblisin çocuklarını seçiyordu.
Öyle bir zaman geldi ki artık hiçbir şeyin önemi kalmadı. Tek dertleri yaşam mücadelesi olan bu millet. Evet tek dertleri yaşamak olan. Koyverdi gitti, oy verdi gitti. Artık düşünmek, konuşmak gibi lüks olarak gördüğü fiileri yapacak enerjisi kalmadı. Acil durum moduna geçild. Hayatta kalmak!
Eh işte arada tek tük çıkan çatlak seslerde devletin adalet kırbacıyla terbiye ediliyor ve kıvama getiriliyordu.
Buna dünden razı olan dünün sözde muhalifleri makul bir bedel karşılığında cehennemin kapılarını bağrından çıktıkları milletin üzerine kilitliyordu.
Yazmak nafile, konuşmak boş heves. Yaşamak mı işte en zoru bu olsa gerek.
Çok uzaklardaki ve hatta bizim zaman düzlemimizde bile olmayan bu ülkenin sâf milleti artık eksen kayması bile yaşamaya başladı. Bir yanda ahmaklar,cahiller ve deliler,bir yanda susmayı amentüsü yapan ve tek gayesi gemisini yürütmek olanlar ve diğer yanda iblisin kanserli fikriyatını bünyesine şifa olarak kabul eden nâ tamam devlet !!!